Yıl: 2002/ Cilt: 4 Sayı: 1 Sıra: 3 / No: 126 /     DOI:

Postmodernizmi Anlamak
Ayhan LAFCI

GİRİŞ:

 Zaman sürekli değişim içersinde. Kimilerine göre bu değişim kümülatif bir biçimde ivme kazanırken, ya da başka bir ifadeyle, modernite insanının yüzyıllar boyu katetmiş olduğu bilimsel ve düşünsel gelişmeler son yarım yüzyılda bir on yılda gerçekleşirken, kimilerine göre de bu değişim hızı göreceli bir algı. Her ne şekilde olursa olsun, Çinlilerin bedduası tutmuş gibi. Hatta daha da ötesi, değişen zamanlarda yaşamak bir yana, zamanı anlayamaz, algılayamaz hale gelmiş ve "zaman" ile "mekan" arasında sıkışmış yeni bir "izm"den bahsediyoruz. Postmodernizmden.

Kanaatimce postmodern bir sanat yapıtı olan, belki de başkalırına göre postmodernliğin yanından geçmesi şöyle dursun, bir sanat yapıtı olması bile şüphe ile karşılanan "Ağır Roman" adlı Türk filminde de (çok extreme bir örnek olabilir) yazar Metin Kaçan'ın söylediği gibi "zamanı kim okşayabilir ki..." Ya da Alvin Toffler'in "Gelecek Şoku"nu (Future Shock) bu kadar popüler hale getiren, tam da yazarın, geleceğin artık ne denli hızla şimdiki zamana ıskonto edildiği konusundaki öngörülü saptamasını (Harvey, s.324) kim inkar edebilir ki...

Öyle ya da böyle... Sürekli değişiyoruz. Babalarımızın düşünce tarihi ile bir kuşak altı olan bizim düşünce tarihimiz bir birinin aynısı olması bir yana benzeri bile değil. Onlar hesap makinesinin yaptığı bol haneli çarpma işlemini tereddütsüz resmi bir bonoya kaydederken, onlara göre yeni yetme "bizler", “altavista.com”un sunmuş olduğu bilgilere inanmıyoruz, inansak da şüpheyle bakıyoruz veya aynısını resmi yazılarımıza kaydetmiyoruz. Biz mi şımardık, yoksa değişen dünya mı bizi şımarttı, bilemiyoruz. Sonuç olarak dünya, zaman bir yana, biz ve bizi ilgilendiren her şeyin değiştiğini görüyoruz. Dolayısıyla bir entelektüel olarak bu değişimin özünü anlamayı, postmedernizm denilen kavramı anlamak ya da baş roldekilere göre anlatmakta kendimizi buluyoruz. Derrida'da, Lacan'da, Foucault'de, Lyotard'da ve diğerlerinde...

Biz bu yazıda, terk ettiğimiz ve bir yenisine başladığımız yüzyılların kültürel koşullarını tanımlamakta kullanılan ve oldukça kafa karıştırıcı bir kavram olan postmodernizmi, Aydınlanma'dan, Sanayi Devrimi'nden ve Marksizm'den kaynaklanan "modernite"nin çöküşünü ya da kanımca değişir bir biçimde devamını iddia eden postmodernizmi, bir sosyal düşünce yaklaşımı çerçevesinde analiz etmeğe çalışacağız.

BİR POSTMODERN ÇAYLAĞIN MODERNİZM'E BAKIŞI

Aslında ben bir postmodern değilim. Sadece öyle olmaya çalışıyorum desem daha doğru olacak. Şu an için hepimiz birer “modern”iz. Çünkü öyle yetiştirildik. Modern dünyanın eğitimiyle, düşünce kalıplarıyla büyütüldük.

Toplumda herkesin, her kesimin kendine özgü bir düşünce tarzı, bir düşünsel motifi vardır. Zaten postmodernizmin de ana kaynağı buradadır. Derrida'nın yapıçözümünde (deconstruction) de olduğu gibi, olgular farklı düşüncelerin bileşimiyle hayat bulur, yeniden yorumlanır. Bu daha çok "aklın yolu birdir" atasözünün altını kazan bir argüman. Öyle ya, aklın yolu gerçekten bir mi ki? Bu, modernitenin tasdiklediği bir künye, bir logos olamaz mı? Ya da olsa olsa, rasyonelce (o güne göre mutlak doğru olarak bilinen) tasarlanmış bir slogan olamaz mı? Zaten rasyonellik denilen şey bile asıl bilimin yasalarını bir ideal uğruna hiçe sayıyor ki, somut olarak beyin denilen et parçasının, milyarlarca (myrad; çok sayıda) karmaşık düşünce üretebilen bir aygıt olduğunu unutuveriyorlar. Doğrusu akıl, bir düşünceler kümesinden çok, farklı düşünce yolculuklarından oluşuyor. Bu da önümüze sonsuz bir düşünce kombinasyonu koyuyor. Yani nesnel düşünce dedikleri şey, bir zamanlar bir şekilde bireylere kabul ettirilmiş olan milyarlarca (myrad) öznel düşünceler yumağından sadece birini ya da bir kaçını temsil ediyor. Zaten modernizm ile postmodernizm arasındaki ayrılığın ana kaynağı da burada vukuu buluyor. Mutlak doğru, yorumla kirletilmemiş doğru denilen nesnel doğru, toplumdaki subjektif düşünceleri hem şekillendiriyor, hem de kendi referansı himayesine alıyor. Modernitede bu işi yapan olgulara genel itibariyle "üst-" ünvanı, daha doğrusu öneği verilirdi. Üst-anlatı, üst-gerçeklik, üst-akılcılık.. Lyotard postmodern durumu "bütün üst-anlatılara karşı kuşkuculuk" olarak tanımlar. Üst-anlatılar, evrensel olduğu düşünülen, politik ve bilimsel bir çok projenin meşrulaştırılmasında kullanılmış mutlak ya da nihai gerçeklerdir. Örneğin, işçi sınıfının özgürleşmesi yoluyla insanlığın özgürleşmesi (Marx); zenginliğin yaratılması (Smith); yaşamın evrimi (Darwin); bilinç dışı zihnin egemenliği (Freud) vs.. Lyotard bu kuşkuculuğu 1979'da, yani Berlin Duvarı'nın yıkılmasından on yıl önce dile getirdi. Ve dünya, sosyalist bir büyük anlatının neredeyse bir gecede çöktüğüne tanık oldu (Appignanesi, s.103). Zaten hepsi birer birer ya çökmüş ya da çökmeye yüz tutmuş durumda değiller miydi ki? Ne Smith'in kapitalist modeli ne de Darwin'in evrim teorisi eskisi gibi yaygara çıkarabiliyor artık. Onlar bile savundukları argümanlara şüphe ile bakıyorlardı, zamanında. Postmodernizmi modernizmden koparan bu ayracı, üst anlatıların reddi ayracını, kısmen reddeden bazı kesimler de yok değil aslında. Örneğin din, özellikle de İslâm dini adamları. Hatta aslında onların bu konu hakkında ne sesleri çıkıyor ne de solukları. Ama onlara göre bu düşünce tam manasıyla nihilist. Direkt olarak bu durumdan gocunmasalar da, postmodernizmin özüne inat, yüzyıllardır savundukları ve hala savunmakta oldukları fenomenler dolaylı bir biçimde postmodernizmi reddediyor ya da tamamen reddetmese de, sadece kendisine ilişmeden yoluna devam ederse ona saygı duyacağını söylüyor. Lyotard'ın postmodern anlayışında yatan "üst anlatılara inanmamak" tezini reddediyor, ancak bunun yanında dil oyunlarına inanmamayı da kabul ediyor. Son olarak her ikisi de, hakikatin aslında yorumla kirletilmeyeceğine inanıyor.

Tüm hepsi bir yana, sonuç olarak postmodernizmi modernizmden ayıran ana etmen, yukarıdaki sözlerde anlatıldığı biçimde ortak kanı oluyor. Son dünyanın, içinde gark olduğu post-'ların (post-endüstriyalizm, post-kapitalizm, post-fordizm, vs..) düşünsel ve kültürel anlatısı olan post-modernizmin (tiresiz yaz) değişik paradigmaları ele alınacak olan bu yazısında, konuyu anlayabilme açısından öncelikle modernizmin ne olduğuna, nasıl ortaya çıktığına, neleri ihtiva ettiğine, vs.. bakmakta fayda olacaktır ki, farklı kombinasyonlardan türetilen postmodernizm, bir devrim mi, yoksa modernitenin bir devamı mı sorularına açıklık getirilmeye çalışıla bilinsin.

Önce Tarihçe:

Bilindği gibi mimarinin insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Bazı mimarlar vardır ki, en az bir devlet adamı gibi anılırlar; yaptıkları da en az bir devlet kadar... Post-'u pre-'si bir yana modern kavramıyla çok yakından ilintili olan bir konu varsa, o da hiç şüphesiz mimaridir.

Gelelim tarihe. 1127 dolaylarında mimar Abbot Suger, Paris'deki ünlü St.Denis manastır bazilikasını restore etmeye başladı. Mimari fikirleri ona, daha önce hiç görülmemiş, ne klasik Yunan, ne Roma ne de romanesk tarzında "yeni bir bakış kazandırmıştı. Suger önceleri buna ne ad vereceğini bilemedi (Appignanesi, s.6). Burada vermiş olduğu ismi zikretmeden önce, insan takılmadan da edemiyor tabi. Acaba, şu günlük hayatta sık sık kullandığımız modern kelimesi, "son döneme ait" anlamından çok uzak zamanlara, Sanayi devriminden de öteye, ta ortaçağa mı gidiyordu?

Suger yapıtının adını "opus modernum" yani modern yapıt olarak koymuştu. Bu Latince bir addı. Peki o zaman Latince'de modern ne demekti? Latince'de modern "modo" kökünden gelir. Modo'nun tam çevirisi "tam şimdi" demek. İşte neredeyse bin yıl öncesinde ilk nüveleri atılan modernitenin uzun süren bu serüvenini göz önüne aldıkça, insanın post moderniteye biraz küçümser bakması içten bile olmuyor. Tam şimdi..? İnsan bu sloganı irdelediğinde, sanki modern çağın hep bukle bukle "tam şimdi"ler yaşayarak bu kadar uzun süre böyle ayakta kalabildiğini fark ediyor. Barok Avrupası'nın "momento mori"si, "carpe diem"i; Çinlilerin "değişen zamanlar"ı; hatta uzak değil içimizden birinin, 1980 Demireli'nin "dün dündür, bugün bugün"ü... Hepsi bir yana, en azından orta çağdan bugüne, "o zamanlar"la "şimdi" arasında harekete geçirici bir antagonizma yaşandı. Batı'nın tarihsel dönemleri, geçmişte olup bitmişlerden hoşlanmayış temelinde birbirini izledi. Kişinin bir önceki kuşağı reddedişi, neredeyse iç güdüsel bir kuşak çatışması halindeydi. Bu tarihsel diyalektiğin sonucu, Batı kültürünün hiçbir gelenek tanımaması oldu. Ve tarih, anlayışların farklılaşmasına göre dönemlere ayrıldı: Ortaçağ, Rönesans, Barok ve Romantik.

Batı kültürünü bir başka özelliği de, güçlü bir tarihselcilik önyargısına sahip olmasıydı. Bu inanca göre, şeylerin nasıl olduğunu ve nasıl olması gerektiğini tarih belirliyordu. Yani Batı kültürünün en büyük üst-anlatı referansı tarih idi. Üst-anlatılar kategorisinde tarihi, ardından yakın ara din, sonra sanat, politika hukuk ve bütün geleneksel tutumlar takip ediyordu.

Aydınlama'nın başlamasıyla şimdiki yavaş yavaş terk ediyor olduğumuz asıl anlamda modernizm de başlıyor olacaktı. Burada en özet değişim, tanrı anlayışının çöküşü ve yerine insan aklının gelmesiydi. Modernizme göre insan aklı, çok iyi bir biçimde donatıldığında her şeyi çözebilir, her istenileni yapabilirdi. Laisizm, dini devlet hukukundan ayırmakla aslında onu bir anlamda unutturmaya çalışıyordu. Ama hiçbir şey evrende istenilerek unutulmuyor, ha belki bilinçaltına bastırılabiliyordu. Ve de öyle oldu. Ama fare bir gün gelecek bir delik bulup, yüzeye çıkacaktı.

Modernizm bir anda her şeyi sistematikleştirmeye başladı. Öyle bir düzen kurdu ki, yasa, iş, okul, aşk, tıpkı bir makine gibi tekrara dayanacak; ancak bu şekilde, binlerce yıl her şeye aç olan dünya insanı seri bir biçimde, tulumba tatlısı gibi tatmin edilmeye başlanılacaktı. İnsanlar önceleri hiç bir şeye sahip değilken, her hangi bir şeye sahip olduklarında önce şu tepkiyi gösterdiler: "ah! artık benim bir arabam var"; daha sonra tulumba tatlısı gibi arka arkaya yumurtlatılan arabalar sahiplerini bulmaya başlayınca, slogan da tikel bazı değişiklikler oldu: "ah! artık benim de bir arabam var"; ve ardından herkes bu sloganı söyleyebilecek duruma geldiğinde işte tüm sistemleştirilmiş, her şeyi hızlı bir biçimde tüm insanlığın geneline sunma arzusunu yerine getiren tesis, yani modernite, bir slogan da çöküşe geçiverdi: "ah! neden benim herkesinkine benzeyen bir arabam var"... Tarih yine bir domino taşı yıkımına daha sahne oldu. Bin yıllık modernizm, bir anda amacına ulaşmasıyla, kendisini sona erdirdi.

Tekrar St. Denis manastırına dönelim ve kendi kendimize şu soruyu soralım: Acaba modernizmin ilk çıkış noktası gerçekten orası mıydı? Bir gün biri gelip de bize, elimde kanıt var, 1127'den önce birileri "modern" kelimesini kullanmış, dese, modernizmin miladını derhal oraya mı alacaktık? Tersi, yazar Gianni Vattimo, modernizmin resmi başlangıcını (burada resmi, "official" olarak tırnakla vurgulanmış) onbeşinci yüzyıl olarak belirtti diye (s.2), ona resmi bir berat mı verecektik?

Modernizmin resmi bir başlangıç tarihi olamaz, olsa da böyle cesur bir biçimde vurgulanamaz. İster ortaçağa kadar gitsin, ister daha ötelere, modernizmin kabaca pratikte başlangıcı 18. yüzyılın yakın öncesi ve sonrasıdır. Ama elbette ki modernite ondan önce de nefes alıp vermekteydi. Ayrıca Gianni'nin verdiği tarihin de modernist paradigmanın başlangıç tarihi olduğunu da belirtmekte fayda var (Şimşek, s.25).

Alt yapısal üretim alanındaki modernizm, neredeyse bir yüzyıl önce başlayan, Sanayi Devrimi'nin ikinci gelgit dalgasına, kitlesel teknolojik yeniliklere tanık olan 1890-1900'lerde başladı. Örnek vermek gerekirse, içten patlamalı ve dizel motorlar; kitle iletişim ve eğlence alanında reklam ve kitlesel gazeteler; bilimde Freud'un, Curieler'in, Einstein'ın meşhur kuramları, v.s...ler, hep bu dönemin yenilikleriydi.

Ardından sanat dalında, Avingnonlu Kadınlar'la 1907'de Picasso'nun büyük patlaması yaşandı. Telefon, telgraf ve diğer teknolojik yeniliklere karşın, gündelik yaşamın bir fotoğraf görüntüsü bize bütünüyle uzaktan, yani moderniteden bakıyordu. Fahişeleri horlayan bu ilk modernist resim, hem de, ilk temsil karşıtı olan deformasyon modeli ileri sürüyordu.

Tüm bunlara eş zamanlı bir biçimde, kent ve sosyal yaşam da modern bir kalıba büründü. Artık sanat da mimari de, modern üretime hizmet ediyor, uzaktan bakıldığında kibrit kutularını andıran evler, iş yerleri, inşa edilmeye başlanıyordu. Tıpkı üretimde ve tüketimde olduğu gibi, standartlaşmanın parantezi içersinde...

Kentler maddi malların kitlesel üretimine ve tüketimine dönük rasyonelleştirilmiş ve otomatize olmuş bir sisteme kurban ediliyordu. Örneğin Raban, kentleri hiyerarşik bir yapıya değil, daha çok bir ansiklopediye benzetiyordu (Harvey, s.?). Modernizmin emrettiği dizginlenmiş bireyciliğin karşısında kentler, insanların özgür hareket ettiği bir suç cenneti haline gelerek kaotik bir hal alıyordu. Bu kaos içinde bireyler yanaşık bir düzene sokulurken, aslında bir gün gelip de patlak verecek olan kaousun da potansiyel nüveleri atılıyordu.

Ev, mutluluk üreten bir makine olarak görülmeye başlandı (Harvey, s.37). 1916 yılında Henry Ford, o meşhur "8 saat - 5 dolar"lık fix menüsüne ek olarak, tatlı niyetine evlerde mutluluk üretmeye başladığında, postmodernizm de aynı zamanda bir nesil rötar yapacaktı.

Ford'un sekiz saatlik günlük çalışma karşısında beş dolar olarak vermiş olduğu ücret ile yapmış olduğu üretim tıkır tıkır işlemeye başladığında Ford şunu fark etti: İyi bir üreten emek yaratmanın yanında, iyi bir tüketici de yaratılmalıydı. Çünkü kitle üretiminin amacı, kitle tüketimiydi. Ford bu hesabı yaparken, yani işçilerine iyi bir ücret yanında iyi bir boş zaman sunarken, onların iyi bir yurttaş, dolayısıyla da iyi bir tüketici olduklarını da var sayıyordu. Hatta bununla da yetinmedi. Çalışanların evlerine sosyal hizmet uzmanları ordusu göndererek, istediği tüketici yurttaş tipini de yaratıyordu. İşte bu yüzden yirmi yıl sonra zindandaki Gramsci bile Fordizmin daha oluşum aşamasında olduğunu savunuyordu. Her ne kadar Gramsci'nin söylediklerine hariçten gazel okuyor diye kulak asılmasa da, Ford'un yarattığı bu nesil 1960'larda ömürlerinin sonuna geldiğinde, postmodern hayat da yeni yeni yeşermeye başlayacaktı. Bu tabi ki değişimin çok ayrıntı bir boyutu.

Düşünsel Anlamda Modernizmin Doğuşu:

Tüm beş duyu ile algılanır özellikleri bir yana, modernizmin düşünsel anlamda ve dolayısıyla bizi ve postmodernizmi asıl ilgilendiren konu açısından asıl başlangıcı düalizme ve Batı Geleneği'ne tekabül eder. Modern felsefenin ve bilimin amacı hakikatin (truth) keşfidir (Murphy, s.9). Tek Tanrı, Tek İyi, Tek Hakikat. İşte bu tikel yargılar düalizmin temelini oluşturur. İyinin varlığı, kötü olmadıkça; hakikatin varlığı, yalan olmadıkça; ve doğrunun varlığı da, yanlış olmadıkça mümkün olamaz. Tıpkı Heraclytos'un zıtlıklar dünyası gibi. Ya da başka bir ifadeyle, eğer düalizm üzerine bir araştırma yapmaya kalksak şüphesiz ilk çağ filozoflarından başlardık da diyebiliriz. Bu bir yana, dolayısıyla dünyada her şey o zamanlara göre, muntazam bir biçimde dizayn edilmiş düalist bir yapıdan ibarettir. Doğru ile yanlış arasında şüpheye yer yoktur. Böylece yorum yapmak yasaktır. İşte nesnellik ile öznellik arasındaki bu ayrım, düalizm denilen şeyin merkezi noktasıdır. Bu düalizm, çok sayıda formu varsaymıştır. Sözün gelişi ilk prensipler, tanrılar, bilimsel bilgi ve yapısal metaforlar. Bunların hepsi şu veya bu zamanda kullanılmıştır. Bu düşüncelere uygun düşen, yine de gerçekliğin yorumla kirletilmediği inancıdır. Bu prensipler, bilme kavrama yetisiyle bozulmadığı için sınırsız oldukları varsayılır (Murphy, s.12). Tüm bu düşünce sömürüsü üzerine kurulmuş olan düalist düzen, kişisel çıkar vaatleriyle kolayca yıkılmayan bir yapıya sahip olacaktır. Üstelik bu ahistorikal anlayış, çok yüksek rağbet görecek, çok sayıda filozof bile kendilerini bu bilgiyi edinecek şekilde hazırlamak için bir çok nefsi köreltme eylemine angaje olacaklardır. Bir zaman geldiğinde postmodernizmin yıkacağı bu düalistik felsefe, tam manasıyla bir zıtlıklar dünyasıdır. Öyle ya, postmodernizm de bu eylemi zıtlıkları birbirine karıp katarak radikal bir biçimde gerçekleştirecektir.

Modernizmin temel referansı olan ortaçağ felsefesi, Tanrıda bulunan kesin hakikat arayışı olarak karakterize edilebilir. Bu dönemde ilgi odağı akıl değil inançtır. Ortaçağ felsefesinde çeşitli temalar iç içedir (Murphy, s20):

-İnsanlar dahil, tüm evren tanrı tarafından yaratılmıştır.

-Dünya ilahi bir plana göre organize edilmiştir.

-Tanrı varolan her şeyin ontoljik ispatıdır.

-Son olarak da, bu gerçeklik hakkında bilgi, bu doğrudan kavrayışla elde edilebilir.

Tüm düzenler tanrı üzerine kurulmuştur. Tanrısız bir dünya tarihi, yani ateist bir tarihsel dönem düşünülemez. İfadeler modernizmi deşmiyor. Çünkü modernizmin de yüzyıllar sürecek malikanesi, tanrı temeli üzerine kurulmuştur. Değişen sadece kavrayışın metafizik boyutudur. Tanrı yok edilmez, maddi ve rasyonel bir kabuğa bürünür. Sırf bu yüzden modernite bir devrim değil, bir evrimdir. Tıpkı postmodernite gibi.. M.S. 1500'de oluşan modernist paradigma, bireyin toplumdaki yerini kutsal kitap yerine hukuk temelinde belirlemiş, laisizm ve bireysel özgürlükler anlamında merkezi otoriteye bir takım sınırlılıklar getirmiştir (Şimşek, s.25). Hobbes, devleti tanrılaştırır (Murphy, s.?). Fransız kralı XIV. Louis de öyle yapıyordu. "Ben Tanrı'nın gölgesiyim" diyordu. Yasalara itaat, diyordu Hobbes, en yüksek ibadet formudur.

Görüldüğü gibi modernite düşüncesi öncelikle, bireylerin boyunlarına yuları geçirmiş ve daha sonra da eline aldığı yuları bir iki bilek hareketiyle iyice gererek sağlamlaştırmıştır. Bu metaforik betimleme bir yana, görüldüğü gibi düşünsel bağlamda bu şekilde gerçekleşen modernizm, tüm olguları etkilemiş, mimarii, resmi, müziği, kentleşmeyi, üretimi ve tüketimi, v.s. yaşamı kendi içselleştirdiği yargılar çerçevesinde, çizgiyi açmayacak bir biçimde şekillendirmeyi başarmıştır.

Kısa Bir Modernite Künyesi:

Bazılarına göre başında "Postmodernizmi Anlamak" yazan bu yazı, aslından modernizmden başka bir şey bahsetmiyor, modernizm ağırlıklı olmuş gelebilir. Postmodernizm aslında öyle kısa ve özdür ki, sayfalarca anlatılan bir "düzen" modernizmi ifade ederken, postmodernizm hakkında, tek kelimeyle bir "kaos"tur demek her şeyi anlatmaya yeter de artar bile. Genel itibariyle tabi ki...

Terim olarak modern daha gerilere giden bir tarihçeye sahip olsa da, modernitenin paradigması 1500'lere, projesi ise 18. yüzyılda belirir. Bu proje Aydınlanma düşünürlerinin, "nesnel bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde durabilen sanatı, “kendi iç mantıkları temelinde gerçekleştirme" konusunda gösterdikleri olağanüstü bir çabadan ibarettir. Harvey öğelerini dört maddede birleştirir (s.26): eşitlik, özgürlük, insan zekasına inanç ve evrensel akıl.

Eşitlik ve özgürlük, standart kitle üretimi ve tüketiminin vazgeçilmez unsuruydu. Reklamlarda ve sloganlarda, azı bulamayan çoğunluğa en azından eşitlik vaat etmek, o zaman için bugünün bilgi edinimi gibi bir hayli erotik ve baştan çıkarıcıydı. Postmodern toplumun, mala doymuş; fellik fellik farkı arayan'lığından uzak, mütevazı bir halk dansıydı modernite.

İnsan zekasına inanç ve evrensel akıl ise yukarıda belirtilen hakim psikolojiyi hem güdümleyen, hem de örseleyen nitelikteydi. Evrensel akıl denilen üst anlatılara hizmet eden "saygın" insan zekası, ancak bunu sürekli devam ettirdiği müddetçe "rasyonellik" beratı'nı elde edebiliyordu.

Sistem öyle güzel işler hale gelmişti ki, hatta ve hatta neredeyse ağlamanın - gülmenin formülünü bulabileceklerdi. Espri değil, gerçek. En azından ağlama - gülme değil ama, 1900'lü yıllarda her psikolojik sorunun bir patolojik nedeni olduğu inkar eden psikologlar, Lacan gibi uluslararası psikanaliz dernekleriyle görüş ayrılığı yüzünden soluğu Freud cephesinde alacaklardı.

Mutluluk üreten evler; kitle üretimi ve tüketimine dönük bir biçimde dizayn edilmiş kentler; bilimle sanatın birbirinden bağımsız olarak birbirini tamamlayan tutumlar geliştirdiği nadir tarihsel örneklerden olan kübistler; insanilikten tamamen uzak, mutlak doğruya tapan pozitif bilim adamları. Elinde ikna edici bir kanıtı olmadığı halde, doğruluğunun kaderi, konuşmasının retorik tarzına kalmış üst-anlatıcılar... vs.. vs..

Bu satırların ardından modern çağın modern kurallarıyla, modern etiğiyle, modern paradigmalarıyla yetişen bizler, kendimizi şu an yerin dibine vurulmuş gibi hissedebiliriz. Kesinlikle hayır! Yukarıdaki paragrafta kullanılan betimlenenin hakir görücü nitelikte olması, tamamıyla konuya başından beri postmodern perspektiften baktığımız içindir. Yani bunu daha açık bir dille ifade etmek gerekirse, bir modernist bireyin, uzaktan bakıldığında kibrit kutularını andıran apartmanlarda yaşaması; programlanmış bir alarmlı saat gibi her allahın günü belirli zaman dilimlerinde uyanması, yemek yemesi, uyuması ve yine tekrar uyanması; toplumun ayıp dediğine ayıp, suç dediğine suç demesi hakir görülecek bir davranış değil, aksine tebrik edilecek bir davranıştır. Çünkü yaşamış olduğu dönemin paradigması bunu emreder ve paradigmalara uymak erdemliktir. Erdemlikten ziyade zorunluluktur. Her dönemin kendisine ait bir takım paradigmaları vardır ve bu paradigmalar insanlardan kendilerini uymalarını emrederler (Şimşek, s.?). Bu yüzdendir ki, ne modernist olguları postmodern çağda küçümsemek, ne de modern çağı tamamlamamış toplumlarda bir postmodern gibi davranmak doğru bir davranış olarak nitelendirilebilir. Böyle bir nitelendirme tümden fütursuzdur. Şimdi modernizmi postmoderne göre küçümseyici bir biçimde geride bırakıp, değişen paradigmaların ışığında, postmoderniteyi irdeleyelim.

YENİ BİR ÖNEK DOĞUYOR...

“Postmodernizm” teriminin ilk kullanılışı (Mektuplar, Şubat 19) 1926’dan öncedir. Terim 1870’lerde Britanya’lı sanatçı John Watkins Chapman tarafından, 1917’de Rudolf Pannwitz tarafından kullanılmıştır (Appignanesi, s.3). Fakat “post” önekinin kullanılması daha öncelere gider. Mesela “post-endüstriyel” kavramı “post-modern”den daha önce doğmuştur. Yani düşünce her zaman oluşumdan sonra ele alınmaktadır. Olaylar gelişir, ideolojiler daha sonra benimsenir. Örneğin Fransız İhtilali gibi. Ancak gerçek olan da şudur ki, olaylar her zaman bilinçaltında varolan ya da orada yeşeren ideolojilerin sonucu olur ve sonra bu bilinç altındaki paradigmalar, olayın gerçekleşmesiyle yüzeye çıkar. “Sonsallık”, yani yaratıcı bir çağdan sonra gelen olumsuzluk duygusu, aslen 1970’lerde, postmodernizm tartışmasının da iki merkezi olan mimari ve edebiyatta gelişmiştir. Bu akımlar, hem özerkliklerini, hem de olumlu, yapıcı bir hareket olduklarını göstermek üzere, “post” önekinden sonra tire koyuyorlardı. “Yapıbozumcu postmodernizm”, Fransız post-strüktralistlerinin (Lyotard, Derrida, Baudrillard) 1970’lerin sonunda Birleşik Devletler’de kabul görmesinden sonra ön plana çıktı. Bugün akademik dünyanın yarısı, postmodernizmin, olumsuz diyalektik ve yapı bozumundan ibaret olduğuna inanmaktadır (Appignanesi, s.3).

Tüketici postmodernizmin azmasına sahne olan enformasyon çağı, toplumda herkesin, yani efektif olmasa da pasif bir biçimde postmodern olabileceğini göstermiştir. Yukarıda da “ideoloji – olay” ilişkisinde ortaya atılan argümandan anlaşılacağı gibi, postmodernitenin gelmesiyle birlikte bilinçaltındaki iç (nefs) kontrolü, tıpkı Samuel P. Huntington’un “rövanş maçına çıkan tanrı” anlayışı gibi, “kendisini kontrol eden” rasyonel bireyi bırakıp rövanşa çıkmıştır. Toplumun en küçük birimi olan insandaki bu radikal değişim, postmodernizmi ateşlemiş ve on yıllar öncesi türeyen post’ların bir anda ellerine fırsat vererek, akademisyenlerin, öğrencilerin, yazarların, mimarların ve diğer ilgililerin dillerine dolanmasına vesile olmuştur.

EVRİM (EVOLUTION) Mİ, DEVRİM (REVOLUTION) Mİ?

Öyle ya dile dolanmış bir kere. Tükettiğimiz bu değişen zamanda, sanki tanrı buyruğuymuş gibi sürekli her şeyi değiştiriyoruz; hemen ardından önüne bir “neo” veya “post” koyarak işin içinden çıkarıyoruz kendimizi. Modernizmi de tanımlarken hep değiştirmedik mi? O zaman modernite yerine, değiştirdiğimiz düzenin önüne niye “post” koymadık? Post-tradinite gibi mesela... Çünkü modernite bir devamlılıktan ziyade, bir devrim niteliği taşıyordu; yıktı ve yerine yenisini koydu. Kentleşen endüstri toplumunda, şimdilerde bizim yaptığımız gibi “sit” deyip onu dokunulmaz kılarak restore etmek yerine, asırlık yapıları, bir iş makinesi dürtüklemesiyle, geçmişin karanlığına gömüverdi sanki.

Bozkurt’un tablo – grafik antipatiğine inat, bir paragraf içine yığdığı karşılaştırmaları (s.2) aşağıya dökelim. Modernitenin niye “post-tradinite” yerine kullanıldığını bir devrim (revolution) edasıyla görelim:

Duygusal eylem ® Rasyonel eylem

Din ® Bilim

Kabile ® Ulus devlet

Ümmet ® Laik

İç kontrolünü gerçekleştiren geleneksel insan ® Kendisini kontrol eden insan

Görüldüğü gibi modernite bazı olguları tümden yıkmıştı. Gerçi “kabile” düzeyinden “ulus devlet” düzeyine “ilerleme”, birazcık evrim koksa da genel itibariyle modernite bir devrim niteliğindeydi. Karl Marx’ın kulak çınıltısını duyar gibiyim.

Gelelim postmodernizme. Peki, postmodernizmdeki “modern” sözcüğünden önce gelen “post” öneki ne anlama geliyordu? Postmodernizm kendisini olmadığı bir şeyle mi tanımlıyordu? Elbette o artık modern değildi. Ama bu “post” neyin simgesiydi.

Modernizm, postmodernizmin bir,

-sonucu mu?

-devamı mı?

-sonra doğmuş olması mı?

-gelişmiş hali mi?

-inkarı mı? Yoksa

-reddi mi? İdi...

(Appignanesi, s.4).

Sorunun cevabı çok açık: Açık bir cevap yok! Yani evrim mi, yoksa bir devrim mi olduğu konusu hala mutabakattan uzak. Ama “post” önekinden mülhem, sağduyulu bir biçimde olgunun aslında bir evrim olduğunu söylemek daha mantıklı olacaktır. Yani, bir örnek, en azından modernitede olduğu gibi, “din”i reddeden “bilim”i veya “ümmet”i reddeden “laik”i o da kendi paradigmasında tam olarak reddetmiyor. Mesela o da modernitedeki “kabile”den “ulus devlet”e olan ilerlemeyi devirmeyip entegrasyona, yani “ulus üstü”ne taşıyor. Hatta ilerlemeyi küreselleşmeye doğru sürdürerek sonlandırmıyor. Eğer bu ilerleme Fukuyama’nın iddia ettiği “tarihin sonu” şeklinde sonlansaydı, yani liberal demokrasi evrimin son halkası olsaydı, o zaman postmodernizm bir evrimler aparatifiyle gelen bir devrim gebesi niteliğindedir diyebilirdik. Ancak şahsen, Fukuyama’nın sona eren tarihine katılmadığım için, yüreğim hâlâ postmodernizmin evrimciliğinden yana, gibi.

Şimdi evrimci postmodernizmin ağır basan kefesinden, bu olgunun paradigmalarını inceleme girişiminde bulunalım.

YENİ PARADİGMALARIYLA POSTMODERNİZM

Bürokratizasyonun doğasından kaynaklanan insani iradenin dışsallaşması, genellikle modernitenin mihenk taşı sayılırdı (Murphy, s.32). Ama bu mihenk taşı postmodernler açısından talihsiz bir inanç olarak nitelendirilir. Hatta bizim yukarıda yapmış olduğumuz aşağılayıcı modernite betimlemesi bir yana, Lucien Goldman moderniteyi “trajedi” diye nitelendirmiştir.

İnsanların kitle toplumu içersindeki ayrıldıkları genel payda, faaliyetlerin sınıflandırılması, işlerin minimizasyonu ve birbirlerinin yerine ikame edilebilir kişiler, Peter F. Drucker’ın “Anonim Toplum” (Corporate Society) diye adlandırdığı şeyin zorunlu sonucu haline gelmiştir. Kafkacı anlamıyla insanlar anonim halde duran otoritelerin verdiği emirler labirentinde düşmektedirler.

Postmodernizm tüm bu insani yaklaşıma radikal bir biçimde baş kaldırmayla ilk tepkisini gösterir. Zaten bu yüzden de yukarıda anlatılmaya çalışılan evrimci postmodernite savunmasına, bu davranış devrimci bir nitelikte karşılık verir. Postmodernistlere göre, der Murphy, Batı geleneğinin temel kusuru, bilgi ve düzenin düalistik olarak kavranması ve “meta anlatılar”la desteklenmesidir. Bu problem, moderrniteyi istila eden yabancılaşmayla doruğuna ulaşır (s.34). Oysa postmodernistler, saf hakikat ışığının altında hayatın tadını çıkarmayı amaçlamazlar; daha çok düşünce bataklığında debelenmeyi hedeflerler. Onlar, katı mantık aksiyomlarından çok, çamurlu kavramlarla çalışırlar. Bu bakımdan hakikat, bilgi ve ahlak, evrimden muaf temalar üzerine bina edilemez (Murphy, s.35).

Postmodernizm, modernitedeki insani yaklaşıma karşı yaptığı radikal başkaldırı ile aslında Batı Geleneği’ni ve düalizmi yıkmış, bilinen ile bilen arasındaki o derin boşluğun artık tolere edilemez hale geldiğini vurgulamaya başlamıştı. Bilindiği gibi Batı Geleneğiğ’nde düalizm, toplumun kökenini ve amacını açıklamak için büyük anlatıların kabulünü teşvik eder. Varolan üst anlatı her zaman vardır ve tüm soru işaretlerini ve çözümlenmiş vargıları tereddütsüz kendi referansı altına alır. Peki ya postmodernizm? Postmodernizm, yukarıda da Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezine yapmış olduğum eleştiride olduğu gibi, hiçbir zaman modernitedeki büyük anlatılar gibi duraklamaz ya da park etmez. Üstelik postmodernizm, bu hareketi yerinde sayma olarak nitelendirir; böyledir ki Goldman gibi postmodernistler bile fütursuzca moderniteye bir “trajedi”dir diyebilmektedirler. Postmodernizmde olgular statik değil dinamiktir; yani vargı değil, daha ziyade bir varoluş felsefesidir. Bu felsefede değişmez hakikatlere ve ideallere pek itibar olamaz. Newton gibi pozitivist bilim adamlarının uzay ve mekan kavrayışlarının gündelik olaylardan çok uzakta olması, niye öğreniyoruz diyen öğrenciler bir yana, neden öğretiyoruz diyen öğretmenlerin bile kafalarını inançsızlığa ve ardından atalete sürüklemesine neden olacaktır. Ta ki postmodernistlerin çıkıp da, insani eylemle, hayatın anlamı arasındaki yakın ilişkiyi değerlendirmesine kadar.

Postmodernizm 1970’lerden sonra, Lyotard, Lacan, Derrida, Foucault ve diğerlerinin yaklaşımlarıyla yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Onların düşüncelerine hızlı enformasyon teknolojisi ve değişen üretim ve tüketim anlayışları da farkında olmadan önderlik yapacaklardı. 1980’lerin sonuna doğru, özellikle bu pasif önderliğin inşa ettiği pasif modernite, yani salt hedonist – tüketim toplumu yanında kalemine veya klavyesine güvenen, az ya da çok kendisinde bir parça olsun entelektüalite bulan bireylerin de katılımıyla, 21. yüzyıla gelindiğinde artık biraz daha şekillenmiş ve biraz daha yerleşmiş bir postmodernite ile karşı karşıya bulabilecektik kendimizi. Dilden teknolojiye, bilimden sanata, aşktan devlet yapısına, artık hemen her anlayış kendisine bir postmodernizm payesi biçebiliyordu. Olgular arasında hızla gerçekleşen bu matriks, domino taşlarından ziyade, gittikçe genişleyen kümülatüf bir çığı andırıyordu, neredeyse. Kısacası hayat artık postmodernleşiyordu.

Değişen tarih anlayışı bir taraftan yeni gelen neslin dış dünyaya bakış şeklini de değiştirdi. Daha önceleri bir derste kurulan bir Göktürk Devleti bir sonraki derste yıkılabiliyor, tarih her derste bukle bukle kahramanlık yazabiliyordu. Kendisini bir anda Attila veya Ulubatlı Hasan olarak görebilen öğrenci, okuduğu dersin önüne bir de “milli” kelimesini alınca, kendisini bir anda devletin yaratmak istediği ideal yurttaş tipiyle boğuntu içersinde bulabiliyordu. Oysa şimdi her şey alaşağı olmuştu. Senelerce okuduğu devletler tarihi, bir gecede, bir haber programında, canlı yayında tekrar tekrar yazılıyor, kendisinin bu senaryoda neredeyse “bir hiç” olduğunu gördüğünde hayal kırıklığına uğrayıp, yıllarca okuyup kafa patlattığı milli tarih üst-anlatısına içinden küfür ede ede yaşadığı reality shock’u bir nebze olsun bastırma uğraşına bırakıyordu kendisini. Birey, farkında olarak veya olmayarak modernite tarafından yaratıldığı “ideal tip” kimliğiyle ilk vurgunu “tarih”ten yiyordu.

Daha sonra postmodernizm dili sorgulamaya başladı. Bilindiği gibi dil (language), düşünceyi maddeselleştiren ve onu duyu organımızla algılayabilir hale getiren Türkçe’de aynı adlı aygıtın kullanım sanatıydı. Modernitede üst-anlatılara dayanan dil anlayışı hakim iken, bireyler sadece söylenmişi söyleyebilme yetkisine sahiptiler. Yorum, modernizmde bir “kir” demekti. Varolan bir hakim bilgi hakkında yorum yapmak, o bilgiyi dolayısıyla hakikati kirletmek anlamına geliyordu. Bu da bir “günah” maiyetinde yasaları ihlal etmek demek oluyordu. Üstelik dil, sadece yukarıdakiler tarafından kullanım özgürlüğüne sahip olduğu için bu yetki rahatlıkla onların kendi şahsi çıkarları doğrultusunda suiistimal edilebiliyordu. Devrimci postmodernizm ilk önce bu gayri adil davranışa başkaldırmayla kendisini gösterdi. Böylece ilk kural, üst-anlatılara yalın bir biçimde inanılmayacaktır şeklinde konuldu. Dil oyunlarını reddeden Lyotard’a göre (Harvey, s.60), her şeyin kaderi hikayeyi anlatanların karizmasına bağlı olmamalıydı (Harvey, s.237). Şimdi postmodernist dil, sadece isteneni söyleyen bir dil değil, aksine biraz fütursuz (umursamaz korkusuz) ve biraz da fütüristti (geçmişliğin reddi ve çağdaş dünyanın kavramlarını benimseme anlamında).

Modernitede “bilgi” konusuna gelince, o sadece öğrenilmesi gereken bir kuraldı. Bilgi tek yönlü bir biçimde yukarıdan iner ve aşağıya doğru yayılırdı. Bu gelen bilginin aksini iddia etmek, tanrıya hakaret etmekle eş değer bir suçtu. Postmodernizm bu ekole yapıçözümü (deconstruction) ile yanıt verdi. Yapıçözümü (yapıbozumu da denir), bilgiyi yayanların bilgisinin, tam manasıyla mutlak doğruyu ifade etmediğini (zaten mutlak doğru yoktur, istisnalar hariç) ve bilgiyi alan kişinin de bu bilgiyi rahatlıkla değiştirebileceğini veya içlerinden işine yarayanını seçebileceğini savunuyordu. Derrida’ya göre yapıbozumunda, gösterimlerin ve anlamların üretimine, “metinlerin” hem üreticileri hem de tüketicileri katılıyordu (Harvey, s.67). Bu ifadenin bilinçaltında yatan bir alt ifadeden de anlaşılacağı gibi bilgi, modernizmdeki salt öğrenilen yerine aynı zamanda yaratılması gereken bir “şey”di.

Bilimin modernizmdeki insanîlikten ve gündelik hayattan uzaklığına değinmiştik. Hatta Newton’u da yeren bir örnek vererek... Bu konuda da kısaca belirtmek gerekirse postmodernizm, bilimin kozmosa yayılıp şuursuzlaşmasını durdurup, insana dönüşünü (return to human) gerçekleştirir.

Postmodernizmle birlikte zaman ve mekan anlayışımızda da önemli bazı değişikler gerçekleşir. Modern toplumda bir çok farklı zaman anlayışı bir araya iliştirilmiştir. Modern toplumda Hareven’in deyimiyle “aile zamanı”nın (yani çocuk yetiştirmede, akrabalık şebekeleri aracılığıyla bilgi ve varlıkların kuşaklar arasındaki aktarımında içkin olan zaman) nasıl sermaye birikiminin dur durak bilmeyen deviniminden doğan teknolojik ve mekansal değişimin ezici ritmine uygun bir biçimde emeği çeşitli görevlere yeniden ve yeniden tahsis eden “sınai zaman”ın taleplerini karşılayabilmek için seferber edildiğini görebiliriz (Harvey, s.228). Keza modernitede mekan kavramı da zamandan ayrılamaz ve değiştirilemez. Hayat anlık mekanların üzerine kurulmuştur. Kişi bulunduğu mekanı tıpkı Nasreddin Hoca’nın esprisindeki gibi, dünyanın merkezi olarak görür. Oysa postmodern âlemde artık zaman ve mekan kavramı birbirinin içine geçmiş, post-endüstri devrimi ve enformasyon çağının gelmesiyle zaman – mekan dengesi tümden alt – üst olmuştur. İnsanın ömrü boyunca ikamet ettiği adreslerin yerini, hızlı iletişimle dünyanın farklı yerlerinde bulunabilmeden ötürü farklı adresler, hatta kendi sanal dünyasında yarattığı sanal adresler, e-mailler almıştır. Postmodern toplum için artık günün her saati eşit bir anlam ifade eder; bu saatleri dilediği gibi kullanır veya dilediği gibi programlar. Keza onun için mekan kavramı da, sanal ya da gerçek, sonsuz ve sınırsızdır.

Diğer değişen paradigmaları da kısaca ele almak gerekirse, örneğin “din” kavramı “laik” anlayıştan, tekrar Huntington’un tezindeki gibi tanrı anlayışına dönmüş, hatta postmodern düşünceye yaraşır bir biçimde, kendisini ilkel, pre-moderndekinden daha mantıklı, daha yorumcu, daha özgür ve daha samimi bir din anlayışına bırakmıştır. Ancak ne var ki, dünyanın pre-modernitede kalmış bazı topluluklarının postmodern dünyada sözde din adına yaptıkları şeyleri, bu kuramla bağdaştıranlar, şüphesiz hataya düşenlerdir. Özellikle Türkiye’de Afganistan gibi ne idüğü belirsiz bir ülke lehine hala homurdanmalar oluyorsa bu ülkenin kat edeceği çok ama çok uzun bir yol vardır. Bu da postmodern dünyanın kaotik cilvelerinden birisidir. Hoş karşılamak gerekir. Postmodern din anlayışı indirilmiş olan son Kitap’ta da onaylanmaktadır. Kitap’ta “Tanrı dileseydi herkesi tam inançlı biri yapardı” diye ifade edilmekte, ancak bunu modernizmin katı kalıbının aksine bireylerin kendi mantıksal yorumlarıyla gerçekleştirdiğinde, hem daha adil, hem de daha hakikatli bir din anlayışı ortaya çıkacağı, belirtilmeye çalışılmaktadır.

Öte yandan diğer değişen paradigma da yaşam tarzında ve çalışma etiğinde gerçekleşir. Modern toplumdaki prütan insan yerini daha disiplinsiz, hedonist (hazcı), kriterleri belirlenmemiş, sınırları çizilmemiş, bireysel düşünen ve “zevk"i her şeyin önüne geçiren bir topluma bırakmıştır.*

Bir diğer değişim aşk ve cinsel yaşamdadır. Modern toplumda “doldurulması gereken bir rahim” olarak görülen kadın (Appignanesi, s.96), yerini karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı, eğitilmiş ve bilgi açısından eşitlenmiş, sevilen kadına bırakmaktadır. Picasso’nun tablolarına baktığımızda orada kadının bazen erkeğini henüz tatmin etmiş hali, bazen frengili fahişe hali ya da bakanı hedonist bir biçimde tahrik etmesi için verilmiş kanepe üstü poz hali vardır. Veya hiçbirinin yanından bile geçmeyen deli, üşütmüş hali. Kadın olgusu, pre-moderndeki gibi, modernde de hep küçümsenmiş ve aşağılanmıştır. Sanayi Devrimi’nden sonra kas gücüne verilen önemin artmasıyla, ev işlerini saymazsak kadına yapabileceği tek bir iş kalıyordu. Sevişmek. Kadın her iki dönemde de hep erkeğe bağımlı, güzelliğinden başka hiçbir sosyal güvencesi olmayan bir olguydu. Oysa tüm düşüncelerin yapıbozumu olarak nitelendirilen postmodernizm kadını da söz sahibi yaptı. Çünkü postmodernitede güç “bilgi”ydi ve bu moderndeki kas gücü gibi tanrı vergisi değil herkesin edinebilme fırsat eşitliğine sahip bir olguydu. Sonuçta dünyanın varoluşundan beri özgürlüğe hasret femin, bir anda bu fırsatı değerlendirmeye başladı. Kadın artık cinsel fark haricinde erkeğin yapabildiği herşeyi yapabilme yetisine sahipti.

Yine başka bir değişim devlet anlayışında gerçekleşir. Pre-moderndeki “kabile” anlayışından, moderndeki “ulus devlet” anlayışına doğru gerçekleşen “ilerleme” postmodernitede de “uluslarüstü” (supranasyonel) ve “küreselleşme”ye doğru devam eder. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişen güçler dengesi, artık devletlerin tek başlarına olmaktansa çok başlarına olmanın daha hayırlı olacağını gösterdi. Binlerce yıldır süregelen saltanatını kaybetme korkusunu bile gururuna yediremeyen Avrupa, bu konuda başı çekti ve ardından tüm dünya öbek öbek entegrasyon hareketleriyle bloklaşmaya başladı. Ve sonra bakıldı ki her bir devlet birden çok entegrasyona üye olunca, tüm dünya devletlerinin yanaşık düzende bir domino taşı gibi birbiriyle ilişkilendiği görüldü. Tüm bunlara hızla gelişen teknoloji de eklenince, sonuç küreselleşme denilen olguyu meydana getirdi.

Son olarak da postmodernizmin iletişim anlayışına etkisi, moderndeki konferans tarzı monopolcü iletişimin yerini, karşılıklı, yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı veya yatay iletişimin almasıyla gerçekleştirir. Bu konu “dil” ve “bilgi” edinimiyle ilişkilendirildiği için ve daha önce de bu konulara değinildiği için, fazla ayrıntıya girmemekte fayda olacaktır.

Şimdi dilerseniz metinde geçenler de dahil tüm bu paradigmatik değişimi “özgün” bir ifadeyle tablolaştırıp, bitirelim.

Tablo: Modernizm, postmodernizm paradigmatik ayrımı

 
Modernizm
Postmodernizm

Tarih

Yazılan zaman

Yazdığım zaman

Dil

Sadece isteneni söyle

Fütursuz ve fütürist

Bilgi

Öğrenilmeli

Yaratılmalı

Bilim

Kozmosa yayılma

İnsana dönüş

Sanat

Gerçekleşmesi beklenen bir kaderi tasvir etmek

Yaşamı onaylamak

Psikoloji

Patolojik olmalı

Robotlar ağlamaz

Zaman/Mekan

Her şeyin bir yeri ve zamanı vardır

Zaman – Mekan sıkışması

Din

Yasaya İbadet

Özgür Düşüncenin Sonucu Makul Din

Mimari

Yık ve Türet

Eskiyi restore et, yeniyi radikal yap

Life Style Püritanist Hedonist
Aile Mutluluk Makinesi Bağımsız Fertler
İletişim Konferans Tarzı İkşli ve Dostane
Devlet Ulus Devlet Ulus-üstü Devlet

SONUÇ:

Özellikle son konu başlığı altında incelenen ayrıştırmadan da görülmüştür ki, postmodernizmle birlikte, modernitenin hemen hemen bütün paradigmaları iptal edilmiş, yerine onların devamı veya yenisi niteliğinde yepyeni paradigmalar getirilmiştir. Ancak herkes bilir ki bu değişimin kaynağı postmodernizm değil, değişen dünya düzenidir. Gülten Kazgan’ın da anlatmaya çalıştığı gibi, yeni dünya düzeni... Üstelik de hepsi birer “post”! Post-endüstriyel, post-kapitalist, post-fordist ve tüm diğer modernite olgularının “post” hali...

Postmodernizm bu değişimin ifadesidir. Postmodernizm bir kültürdür, bir felsefedir, bir yaklaşımdır ve de en önemlisi değişen paradigmalar listesidir. Hasan Şimşek’in de savunduğu gibi, çöken ve yükselen paradigmaları bilmedikçe, kavramadıkça ve uygulamadıkça (s.10) daha uzun bir süre spordan başka ulusal başarıları olmayan bir 21.yüzyıl ülkesinin vatandaşı olmaya devam ederiz.

KAYNAKÇA:

Appignanesi, R ve Garrat, C. (1996); Postmodernizm, Çev. D. Şahiner, AD Yayını, İstanbul.

Bozkurt, V. (2000); Avrupa Birliği ve Türkiye, Alfa Yayını, İstanbul.

Harvey, D. (1997); Postmodernliğin Durumu, Çev. S. Savran, Metis Yayını, İstanbul.

Murphy, J.W. (1995); Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri, Çev. H Arslan, Eti Yayını, İstanbul.

Vattimo, G. (1992); The Transparent Society, Oxford Press, London.

 

* Ayhan LAFCI, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

* Bu konu kakında ayrıntılı bilgi için bakınız: “Prütanizmden Hedonizme, Yeni Çalışma Etiği” Veysel BOZKURT. Alesta Yayını. 2000.

 
49927 kez görüldü, 0 kez indirildi.

<< --
 
EBSCO
PROQUEST
CABELLS DIRECTORY
INDEX COPERNICUS
SOCIOLOGICAL ABSTRACTS
ASOS Akademia Sosyal Bilimler Index
Üye Girişi
DUYURULAR/HABERLER
Dergide yayınlanan yazılardaki görüşler ve bu konudaki sorumluluk yazarlarına aittir.
Ampirik veriler, değerlendirme sürecinde hakem veya hakemler tarafından talep edilirse, yazar veya yazarlar ilgili verileri paylaşırlar.
Bu verilerin bir başka çalışmada kullanılmaması esastır.
© 2000 - 2021 İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi