Yıl: 2002/ Cilt: 4 Sayı: 2 Sıra: 4 / No: 60 /     DOI:

Ekonomi-Çevre-Yönetim İlişkisi Bağlamında Bir 21.Yüzyıl Fenomeni: Sürdürülebilir Kalkınma
Araş.Gör. Gökhan KÖKTÜRK
Hacettepe Üniversitesi - Fen-Edebiyat Fakültesi - Sosyoloji Bölümü

Kalkınmanın hemen hemen tüm toplumlar için birincil şart olduğu günümüzde; kalkınmanın kaynaklarının oluşturulması ve bu kaynakların çevreyi olumsuz yönde etkilememesinde, buna bağlı olarak çevreyi yönetmede kalkınmanın kaynaklarının sürdürülebilir kılınmasında ve tüm bu konularda etkin bir risk yönetiminin gerçekleştirilmesinde başarısız olunması sonucu kalkınma-çevre-ekonomi-yönetim ilişkilerinin yeniden sorgulanması gündeme gelmiştir.

Tutucu bir ekonomist, kalkınmayı ekonomik büyüme ve dolayısıyla elde edilen daha iyi yaşama standardı olarak tanımlayabilir. Böyle bir kalkınmaya ülkenin insani ve doğal kaynakları ile kurumlarının yönetimini geliştirerek erişilir. Gelişmenin gözle görülür ölçüsünü de Gayri Safi Milli Hasıla gösterir (Clark 1996:34). Ancak günümüz koşullarında kalkınmayı tanımlayabilmek için bundan daha fazla belirleyici özelliklere ihtiyaç vardır. En geniş anlamıyla kalkınma, toplumu iyileştirmek demektir. Bunun için gerekli belirleyiciler şöyle sıralanabilir:

- Her kalkınma modelinin demokratik bir temele dayandırılması gerekir,

- Politik seçimler yapmak gereklidir. Bunun için gücü elinde tutanların hangi grupların isteklerine öncelik vereceği konusunda seçim yapmaları gerekir.

- İstediklerini sağlamak yerine elde etmelerini mümkün kılmaktan söz edilmelidir. Bu da kalkınmanın insanlar için değil, insanlar tarafından yapılacağını işaret etmektedir (Clark 1996:37).

Dolayısıyla kalkınma, GSMH sayıları ile tartılabilecek yada ölçülebilecek bir mal değildir. İnsanların potansiyel güçlerini tanımaları ve kendi geleceklerinin yönetimini kendi ellerine almalarını mümkün kılan bir değişim sürecidir. Buna bağlı olarak başta da belirtildiği gibi; çevre-kalkınma-ekonomi-yönetim ilişkilerinin yeniden sorgulanmaya başlanmasıyla bir takım temel ölçütler yada çevrenin geleceği üzerine bazı yaklaşımlar ileri sürülmüştür. Bunlar:

- Sürdürülebilir Kalkınma Yaklaşımı

- Derin Ekoloji Yaklaşımı

- Yetinme Seviyesi Yaklaşımı

Sürdürülebilir Kalkınma Yaklaşımı

Sürdürülebilir kalkınma kavramı 1987’de yayınlanan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu raporu ile önem kazanmaya ve tartışılmaya başlandı. Rapor, kavramı gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye sokmaksızın bugünkü kuşakların ihtiyaçlarını karşılayabilen kalkınma olarak tanımlamaktaydı. Sürdürülebilir kalkınma kavramı yeni gelişmekte olan bir kavram olup, henüz teorik temelleri net ve açık bir şekilde belirlenmiş değildir. Bu temellerin belirlenme çabaları kavramı sık sık çevre kavramı ile birlikte anılmaya yönlendirmektedir.

DÇKK yayınladığı raporda; dünyanın bütün uluslarına hem bir arada hem de teker teker sürdürülebilir kalkınmayı amaçları arasına almaları ve aşağıdaki ilkeleri politik eylemlerine rehber olarak benimsemeleri çağrısında bulunmuştur. Bu ilkeler:

- Büyümeyi Canlandırmak

Yoksulluk, çevredeki bozulmanın başlıca sebeplerinden birisidir. Yalnızca gelişmekte olan ülkelerdeki çok sayıda insanı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda gelişmiş veya gelişmekte olan uluslar camiasının sürdürülebilir kalkınmasını sabote eder. Ekonomik büyümenin özellikle gelişmekte olan ülkelerde canlandırılması gerekir. Sanayileşmiş ülkeler dünya ekonomik büyümesinin canlandırılmasına katkıda bulunmalıdır.

- Büyümenin Kalitesini Değiştirmek

Canlanan büyüme yeni bir türde olmalı; sürdürülebilirliği , hakkaniyeti, sosyal adaleti ve güvenliği başta gelen sosyal amaçlar olarak içermelidir.

- Kaynak Tabanını Korumak ve Zenginleştirmek

Sürdürülebilirlik; temiz hava, su, ormanlar ve topraklar gibi çevre kaynaklarının korunmasını, genetik çeşitliliğin devamını, kirlilik yaratmayan ürün ve teknolojilere kayılmasını gerektirir.

- Sürdürülebilir Bir Nüfus Düzeyi Sağlamak

Nüfus politikaları, diğer ekonomik ve sosyal gelişme programlarıyla entegre biçimde geliştirilmeli, eğitim, sağlık, bakım ve yoksullar için hayatiyet tabanının genişletilmesi dikkate alınmalıdır.

- Teknolojiyi Yeniden Yönlendirmek ve Riskleri Yönetmek

Bütün ülkelerde teknoloji gelişmesinin yönü değiştirilerek çevre faktörlerine daha çok dikkat edilmelidir. Yeni teknolojiler yaygın şekilde kullanılmaya başlamadan önce bunların potansiyel etkilerini değerlendirecek ulusal ve uluslar arası kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır.

- Karar Almada Çevre İle Ekonomiyi Bütünleştirmek

Çevre amaçları ve ekonomik amaçlar birbirini güçlendirir duruma getirilmelidir.

- Uluslar arası Ekonomik İlişkilerde Reform Yapmak

Uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma daha adil ve çevresel gereklerle daha iyi uyumlaştırılmış ticaret, sermaye ve teknoloji akımlarında ileriye değişiklikler gerekmektedir.

- Uluslararası İşbirliğini Güçlendirmek

Çevre boyutunun eklenmesi, ek bir aciliyet ve ortak çıkar boyutunu gerektirmektedir. Zira, kaynak bozulmasıyla yoksulluğun artması arasındaki karşılıklı etkileşimle mücadelede başarısızlık sınırları aşacak, global bir ekolojik sorun yaratacaktır (Gökdayı 1997:167-168).

Bu ilkeler doğrultusunda sürdürülebilir kalkınma için gerekli kriterler ise şöyle sıralanabilir:

- Karar alınmasında vatandaşların etkin katılımını sağlayacak bir siyasal sistem.

- Kendi çabasıyla ve sürdürülebilir biçimde üretim fazlası ve teknik bilgi sağlayabilecek bir ekonomik sistem.

- Uyumsuz kalkınmadan doğan gerilimlere çözüm bulabilen bir sosyal sistem.

- Kalkınma için gerekli ekolojik tabanı korumaya saygı gösteren bir üretim sistemi.

- Durmadan yeni çözümler arayabilecek bir teknolojik sistem.

- Ticaret ve finansmanda sürdürülebilir düzenleri destekleyen bir uluslararası sistem.

- Esnekliğe, kendini düzeltme yeteneğine sahip bir yönetim sistemi.(Gökdayı 1997: 171).

Görüldüğü üzere, kalkınmada sürdürülebilirliğin genel ekonomik, toplumsal ve ekolojik olmak üzere birbiriyle ilişkili üç boyuta sahip olduğu kabul edilmektedir (Saltık 1998:27). Ancak uygulamalara bakıldığında, hedeflenenden daha farklı bir durum karşımıza çıkmaktadır. Sürdürülebilirlik kavramı, çoğunlukla ekonomik anlamda algılanmaktadır. Ekoloji, bu bakış açısı içinde bir aksesuar niteliğindedir. Bu bakış açısı, sürdürülebilir kalkınmayı sürdürülebilir büyüme olarak anlamamıza neden olmaktadır. Oysa amaç, sürdürülebilir kalkınmadır. Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması ise ekolojiyi genel ekonomik çerçeve içinde bir bileşen olarak görmek yerine, konuya tam ters yönden yaklaşarak ekonomiyi ekolojiyi çerçeveler içine yerleştirmekle mümkün olacaktır (Uslu 1998:43).

Salt milli gelir artışı skalasında ölçülen ekonomik büyümenin, kalkınmanın sürdürülebilir olduğu anlamına gelmediği anlaşılmaktadır. Sürdürülebilir bir kalkınmanın gelecekte büyümeden gelişme fikir çerçevesi içine yerleştirilmesi gerekmektedir. Bunu sağlayabilmek için ekonomilerin maddesel çerçevenin dışına çıkması, kalkınmanın niceliksel büyüme yerine niteliksel gelişme felsefesi içinde gerçekleştirmenin zorunlu olacağı anlaşılmaktadır.

Son 10 yıl içinde kalkınmakta olan bir çok ülke, ihracat ve kalkınma yardımlarından kazandıkları toplam paradan daha fazlasını, kalkınmış ülkelere borç olarak ödemişlerdir. Sürdürülebilir olmayan tüketim modelleri ile birlikte dünyanın artan nüfus ve üretimi; hava, toprak, su, enerji ve diğer gerekli kaynaklar üzerinde çoğalan bir baskı meydana getirmektedir (Keating 1995).

Küresel kalkınma modeli o derece başarısız olmuştur ki, uyumdan söz etmek son derecede yetersiz kalmaktadır. Uyum sözcüğü, iyi yürümekte olan bir sistemi hafifçe akort etmeyi akla getirir. Sanki dünyanın geri kalan ülkelerinin hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi, yalnız borç ve yoksulluk sorunlarıyla karşı karşıya kalan ülkelerin kendilerinde değişiklikler yapması gerektiğini düşündürür. Böyle bir içeride akort etme ile bu ülkelerin kabul edilir bir yeni yol çizebileceğini ima eder (Clark 1996:207).

Sürdürülebilir ve/veya sürdürülebilirlik, çevrenin korunması ve geliştirilmesine yönelik tartışmaların moda kavramlarından biri haline gelerek hızla fetişleşmiştir. Bu gerçeklerin ışığı altında sorgulandığında sürdürülebilirlik nesnelerin ve süreçlerin değişebilme ve dolayısıyla da gelişebilme özelliğinin korunabilmesidir. Ne var ki, günümüzde kavramın bu dinamik yanı çoğunlukla gözden kaçırılabilmekte ve çoğunlukla da herhangi bir varlığın yada ortamın ve/veya oluş durumunun varlığını sürdürme boyutu öne çıkarılmaktadır. Oysa, anlamlı ve dolayısıyla önemli olan, sürdürülebilirlik özelliğinin sürdürülmesidir (Çağlar 1998:61).

Kalkınmada sürekliliğin sağlanabilmesi, doğal kaynakların sürdürülebilir olmasına da bağlıdır. Bu anlamda doğal kaynakları üç grupta sınıflamak mümkündür.

- Ormanlar, balık stokları gibi canlı doğal kaynaklar

- Madenlerden oluşan cansız doğal kaynaklar

- Enerji kaynakları

Canlı doğal kaynakların tüketilmeden kullanılması gereklidir. Cansız doğal kaynakların yenilenmeleri mümkün olmadığı için, günümüzde daha çok yeniden kullanım önerilmektedir. Enerji kaynaklarının ise, niteliği nedeni ile ne yeniden kullanımı ne de tüketilmeden kullanımı söz konusudur. Açıkça görülmektedir ki, doğal kaynaklar er geç tükenecektir. En azından gelecekte, daha fazla miktarda kullanıcı ve tüketicinin olacağı kesindir. Bu nedenle sürdürülebilir kullanma kavramı bir süre sonra geçerliliğini yitirecektir. Kaynakların sürdürülebilirliği toplumdan topluma farklılık gösterir. Sözgelimi, tipik bir tüketim toplumu olan ABD’ deki sürdürülebilirlik anlayışı ile, kalkınmak için kaynaklarını satan Brezilya veya kuraklıkla boğuşan Afrikalıların sürdürülebilirlik anlayışları birbirinden tamamen farklıdır (Gökdayı 1997:175).

Derin Ekoloji Yaklaşımı

Derin ekoloji anlayışı; insanı merkez alan bir düşünüş değil, tam tersi olarak doğayı merkez olarak almaktadır. Bu anlamda; sosyo-ekonomik olay ve olguları yönlendiren çeşitli sistemlerin (kapitalizm, sosyalizm gibi) insan merkezli (biyosantrik) yaklaşımlarının yerine, ekolojinin merkezde olduğu ve doğa ile bütünleşmeye dayalı ekosantrik bir değerlendirme söz konusudur (Gökdayı 1997:176).

Norveçli felsefeci Arne Neass’ın ileri sürdüğü derin ekoloji kavramı 8 temel ilke üzerine kurulmuştur:

1. Yeryüzündeki her şey değerlidir ve insan merkezci düşünceden uzaklaşmaya davet etmek.

2. Ekosistemin tümüyle değerli olduğunu kabul edip, türlerin devamını sürdürmek.

3. İnsanların yaşamaları için gerekli ihtiyaçlarını, çevreyi yok etmeden sade bir biçimde doğadan alması gerekeni almaya davet etmek.

4. Ekosistemdeki tüm yaşamın dengeli olması.

5. İnsanların çevrelerine olan etkilerinin aşırı olduğu ilkesine karşı çıkabilecek çok az kişi olmasına rağmen, pek çok kişinin bu müdahaleyi vicdanları rahatsız olmadan yaptıkları inancı.

6. Yapılacak değişmeler, ekonomik ve ideolojik kurumları mutlaka etkileyecektir.

7. Yaşamın niteliği her şeyden önemlidir.

8. İnsanların derin ekoloji ilkelerini kabul etmeleriyle çok büyük değişikliklerin yaşanacak olması. Buna gerekçe olarak; mekanistik dünya görüşü ile gelişen endüstri toplumunun gereklerine göre yaşam felsefesinin maddeci, faydacı ve insanı birbirinin kurdu olarak gören rekabet içinde görmesidir (Gökdayı 1997:177).

 Neass, derin ekolojinin görüşlerini yüzeysel ekoloji ilkeleriyle aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi karşılaştırmaktadır:

YÜZEYSEL EKOLOJİ DERİN EKOLOJİ
Doğadaki çeşitlilik bizim için değerli bir kaynaktır.
Doğadaki çeşitlilik kendisi için değer taşır.
İnsan için olmayan değerden söz edilmez.
Değeri insan değeri olarak, ırkçı bir önyargıdır.
Bitki türleri insanların yararına tarım ve tıpta kullanıldığı için değerlidir.
Bitki türleri korunmalıdır, çünkü onların değeri özlerindedir.
Kirlenme eğer ekonomik büyümeyi etkiliyorsa durdurulmalıdır.
Kirlenmenin durdurulması, ekonomik gelişmeden önce gelir.
Gelişen toplumlardaki nüfus artışı, ekolojik dengeyi tehlikeye sokmaktadır.
Dünya nüfusunun artışı ekosistemi tehdit etmektedir ama gelişmiş ülkelerin davranışları daha tehlikelidir.
Kaynak, insan için yararlı her şey demektir.
Kaynak, tüm yaşam için kaynaktır.
İnsanlar yaşam standartlarında geniş çaplı bir gerilemeye razı olmazlar.
İnsanlar, aşırı gelişmiş ulusların yaşam standartlarının düşmesine değil, genel yaşam niteliğinin düşmesine razı olmazlar.
Doğa acımasızdır ve böyle olması gereklidir.
İnsan da acımasızdır, ama böyle olması gerekmez.

 Bu bağlamda derin ekoloji anlayışı; kapitalizmin öngördüğü sürdürülebilir kalkınma anlayışına göre, olaylara daha gerçekçi ve doğal olarak yaklaşmaktadır.

Yetinme Seviyesi Yaklaşımı

Sürdürülebilir kalkınma anlayışı ile endüstri toplumları, çevre konusunda yoğunlaşan tepkileri azaltmayı amaçlamaktadırlar. Ortaya konan ve uygulamaya sokulan çevre politikaları, ağır ve geç sonuçlar verecek politikalardır. Günümüzde kalkınma hızı, çevre korunması ve doğal kaynakların kullanımı konusunda farklı bir yaklaşım gereklidir. Çünkü, bu gelecekle ilgili bir konudur, gelecek kuşakların hangi şartlar altında yaşayacağı bu konunun çözümüne bağlıdır (Gökdayı 1997:178).

Doğal ve yapay kaynakların sürdürülebilirlik sınırlarının ötesinde kullanıldığı günümüzde; sürdürülebilir kalkınma veya dengeli kalkınma yaklaşımı çevrenin yönetilmesinde yetersiz kalmaktadır. Dengeli veya sürdürülebilir bir kullanım için ihtiyaçlar ile istekler arasında bir ayrımın yapılması zorunludur. Bazı alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz. Çevre sadece ekonomi, sağlık, kalkınma için esas ya da eğlence değildir. Çevre için ekonomi; işleri gerçek ihtiyaçlarımızı karşılayacak biçimde idare etme anlamına gelir. Bir zamanlar kapitalizmin üzerinde yükseldiği ve çok kişinin kar etmesini sağlamış olan “hep daha fazla tüket” ideolojisi, aynı zamanda dünyanın ve gelecek kuşakların haklarını koruyarak gerçek ihtiyaçlarımızı karşılamaya artık yeterli gelmemektedir. Artık, yetinme seviyesinin zamanıdır. Yetinme seviyesini savunan Avrupa’daki Yeşil Hareketin önemli temsilcilerinden Jonathan Porritt, kapitalizmin sürekli tüketim baskısına karşı çıkmakta, dünyanın ve insanlığın geleceği için “gerçek ihtiyaçlar” ile “yapay istekler”in ayrılmasını ve yetinme seviyesine geçilmesini önermektedir (Gökdayı 1997:180).

İnsanların gerçek ihtiyaçlarının kapsamı nasıl olmalıdır? Bunu nasıl belirleyeceğiz? Buradaki çıkış noktamız; bir insanın fizyolojik olarak yaşamını sürdürmesini sağlayan; yemek, içmek, barınmak vb. gibi ihtiyaçlardır ve bunları “gerçek ihtiyaçlar” olarak niteleyebiliriz. Ancak her toplumun yeme içme ve barınma kültürleri birbirlerinden farklı özellikler taşır. Üstelik alışkanlıklardan da vazgeçmek oldukça zor olacaktır. Bu yüzden tüm dünyada geçerli bir “dünya normu” geliştirmek hemen hemen imkansızdır. Ancak, ortak bir nokta olarak, kendi kültürel yapıları içinde yaşamlarını minimum düzeyde sürdürecek ihtiyaçlar belirlenebilir ve bunlara bağlı olarak etkin çevresel ve ekonomik kararlar alınabilir.

Sonuç

Görüldüğü gibi kalkınma konusunda yeni stratejiler sürekli gündeme gelmektedir. Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı kapitalist kalkınma modeline uygunluk gösterirken, derin ekoloji yaklaşımı kapitalist kalkınma anlayışına karşı bir tavır sergilemektedir, yetinme seviyesi yaklaşımı ise sürdürülebilir kalkınma uygulamalarının daha az tepki çekebilecek hale dönüştürülmesini amaçlamaktadır. Dünya savaşları sonrası koşulsuz bir kalkınma anlayışı hüküm sürerken daha sonra özellikle az-gelişmiş ve gelişmekte olarak nitelenen ülkelere planlı kalkınma salık verilmiştir. Günümüzde ise sürdürülebilir kalkınma anlayışı yine gelişmekte olan ülkelere hedef olarak gösterilmektedir, hem de son derece ulvi amaçlar doğrultusunda. Çevre kirliliği ve küresel ısınmaya ilişkin değerlendirmelere baktığımızda, gelişmiş ülkelerin bu sıralamalarda ilk sıraları aldıklarını, gelişmekte olan ülkelerin ise son sıralarda yer aldığını görmekteyiz. Bu değerlendirmeler doğrultusunda diyebiliriz ki, gelecek kuşakların temel yaşamsal haklarını korumak öncelikle gelişmiş ülkelerin sorumluluğu hatta zorunluluğu. Zira sürdürülebilir kalkınma anlayışının, kalkınmanın sürdürülmesi anlayışına dönüşmemesi gerekmektedir.

Son zamanlarda Türkiye açısından konuya baktığımızda; ekonomik krizin, çevre, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarında ortaya çıkardığı olumsuzlukların ortaya koyulması ve bu olumsuzlukların ileride yaratacağı risklerin tahmin ve saptanması konusu oldukça önemli bir durumdur. Bu anlamda risk yönetimini gerçekleştirebilecek, etkin stratejiler geliştirilmesini sağlamak ve ileriye yönelik politikalar üretilmesine katkıda bulunabilecek yeniden bir ekonomi-çevre-yönetim ilişkisi yapılandırılmasına ihtiyaç olduğu gün gibi ortadadır. Türkiye’de sosyal ve ekonomik yapıda meydana gelen bir takım krizlerin temelinde; ekonomik alandaki riskleri algılayamayan ve bu riskler karşısında etkin bir risk yönetimi gerçekleştiremeyen siyaset kurumu yer almaktadır. Bu da siyaset kurumunun etkin yönetim ve karar almada dünya koşullarına ayak uyduramamasından kaynaklanmaktadır.

 KAYNAKÇA
CLARK, J. Kalkınmanın DemokratikleşmesiGönüllü Kuruluşların Rolü.(Çev: Serpil

URAL), Ankara: Türkiye Çevre Vakfı Yayını, 1996.

ÇAĞLAR, Yücel. “Sürdürülebilirlik ve Türkiye Ormancılığı” Sürdürülebilir

Kalkınmanın Uygulanması, Ankara: Türkiye Çevre Vakfı Yayını, 1998.

GÖKDAYI, İsmail. Çevrenin Geleceği Yaklaşımlar ve Politikalar, Ankara: Türkiye

Çevre Vakfı Yayını, 1996.

KEATING, Michael. Yeryüzü Zirvesinde Değişimin Gündemi, Ankara: UNEP

Türkiye Komitesi Yayını, 1995.

SALTIK, Ahmet. “Doğal Kaynakların Sürdürülebilir Yönetimi Kavramsal Bir

Yaklaşım.”, Sürdürülebilir Kalkınmanın Uygulanması, Ankara: Türkiye Çevre Vakfı Yayını, 1996.

USLU, Orhan. “Ekonomik ve Ekolojik Uygulamalarda Sürdürülebilir Kalkınmanın

Yeri”, Sürdürülebilir Kalkınmanın Uygulanması, Ankara: Türkiye Çevre Vakfı Yayını, 1998.

45012 kez görüldü, 0 kez indirildi.

<< --
 
EBSCO
PROQUEST
CABELLS DIRECTORY
INDEX COPERNICUS
SOCIOLOGICAL ABSTRACTS
ASOS Akademia Sosyal Bilimler Index
Üye Girişi
DUYURULAR/HABERLER
Dergide yayınlanan yazılardaki görüşler ve bu konudaki sorumluluk yazarlarına aittir.
Ampirik veriler, değerlendirme sürecinde hakem veya hakemler tarafından talep edilirse, yazar veya yazarlar ilgili verileri paylaşırlar.
Bu verilerin bir başka çalışmada kullanılmaması esastır.
© 2000 - 2020 İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi